Genel

Kuruyan çiçeğin hikâyesi

Odadan bir anda çıktı ve gergindi. Yüzündeki kızarıklık, gözlerindeki keskin bakış ve gözyaşlarının akmaya hazırlanması; beni de korkutuyordu. Üzerindeki beyaz gömlek, kırmızı kıravat ve kumaş lacivert pantolonla, her zaman farklı giysilerinde şık görünürdü.

Kapıyı hızlıca çarptığında, hepimiz korkmuştuk. Ben saatlerdir vazonun içinde susuz kalmış, benimle konuşmasını ve suyumu vermesini beklerken, yine beni görmeden, selamlamadan geçti. Üzerindeki bu gerginliği de, ilk defa görmüş ve endişelenmiştim.

Önceki günlerde böyle değildi. Konuşurdu benimle, şarkı söylerdi; hatta radyoda bana şarkı açıp, eşlik etmemi isterdi. Şarkıyı sürekli dinlediğim için, eşlik ederdim. En sevdiğim söz de; “Tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana, dönmeli yurdumda…” şarkısıydı. Herkesin dilinde bu şarkı vardı. Çünkü herkes, bizlerin büyümesi, gelişmesi ve çoğalmamız için emek verirdi. Bu şarkıyı her dinlediğimde, insanların bizleri ne çok sevdiğini düşünmüştüm.

Bu sözleri her duyduğumda, daha da özgürleşiyor, köklerim güçleniyor ve insanlara, gözyüzüne, evrene biraz daha umutla bakıyordum. O günler aklıma geldikçe benim de gözlerim nemleniyor, tıpkı onun gibi…

Ne zaman geri gelecek o günler? Ne zaman bir daha şarkı söyleyebileceğiz. Ne zaman o sevdiğim dizeleri sıralayabileceğiz?

Tarihi ve değerli bir vazonun içinde günlerdir bu güzel anıları hayal ederek yaşıyorum; ama ne kadar daha dayanabileceğimi bilmiyorum. İçinde onu rahatsız eden şeyleri fark edenleri görebiliyorum; ama bakmaktan başka çare bulamıyorum. Solmaya başladım, soluyorum; ama onun farkında değil. Benim ruh halimin farkında değil. Kapıyı çarpıp çıktığında, saatler sonra geliyor ve yüzü çok gergin oluyor. Yine öyle bir durumda geldi karşıma, şöyle bir uzaktan baktı, çaresizliği gözlerinin içine bakarak sezdim. Sonra devam edip odaya geçti. O, aslında böyle biri değildi, ilk defa görüyordum, ilk defa…

Neyseki mutfağa yöneldi, düşüncesini hâlâ üzerinden atmamıştı. Sonra çeşmeden akan şırıl şırıl su sesini duydum, bardağa dolan suyu da… Herhalde benim için su getirecek. Çünkü artık zamanım daralıyordu, soluyordum. Gözlerim kapanıyor, toprağa doğru eğiliyor, kurumaya başlıyordum. Su sesi kesildi, ama yutkunma duydum. Birkaç defa… Son bir sessizlik. Mutfaktan çıkacaktı, baan su getirecekti, ama öyle olmadı mı? Bardağı masaya bıraktı sanırım, ses geldi çünkü. Msaya sert bir şeyler bırakılınca bir ses gelir ya, öye bir ses gibiydi…

Çıktı, elinde bardak ve su denen hiçbir şey yoktu. Suyu kendisi içmişti. Bana, toprağıma su getirmemişti. Beni kısa süre görmüş, bakmış ama su getirmesi gerektiği yerde, getirmemişti. Kıravatını çözüyordu, odasına hızlıca geçerek. Kapattı kapıyı, artık duramıyordum…

Tohumlar fidan olmak için toprağa karışmıştı, fidanlar ağaç oldu; ama sonrası gelmedi. Fidanlar, ağaçlar; bir defa daha kurumaya terk edilmişti. Bakamadı, bir çırpıda unutulmuş, vazoda kurumaya yüz tutulmuştum. Kuruyordum…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: